Fatih Aksu 5 yıl boyunca teknesi Blue Horizon'la dünyayı dolaştı ve dünya turunu tek başına tamamlayan ikinci Türk denizci oldu. Belki yıllarca konuşulacak bir macerayı iki bölümlük bir söyleşiye sığdırmak elbette mümkün değil. Ama Aksu o kadar şeffaf ve kendi gibi ki, 10 dakikalık bir sohbette bile insan onu tanıdığı hissine kapılıyor.
Fatih Aksu'yla söyleşimizin ikinci ve son bölümü karşınızda...
Kayhan Yavuz: O zaman kaldığımız yerden devam... Bu işe kalkışanlar genellikle üç yılda dünya turunu tamamlıyorlar. Fakat sizinkisi uzun sürdü, siz beş yıl gezdiniz.
Fatih Aksu: Böyle bir yolculuğa hedef koymak, sınır koymak iyi bir fikir değil. Bunu, daha önce dünya turu yapmış insanlar da itiraf ediyorlar. Pek çoğu, erken döndüğünü düşünüyor. Bir pişmanlıkları var. Ben bu hayali doya doya yaşamak istedim. O nedenle beş yıl sürdü. Herkese de bunu tavsiye ediyorum.
KY: Sizin için iki büyük figür var, biliyorum. Birisi Mustafa Kemal Atatürk, diğeri Sadun Boro. Benim çocukluğumda müthiş bir Sadun Boro fenomeni vardı. Sanki dünya turu yapmamış da uzaya gitmiş gibi bir etki yaratmıştı memlekette. Yani sanki milletçe bir sınırı aşmıştık onun sayesinde. Buna benzer bir şey sizle de oldu sanki. Neden sizce? Neye ihtiyacımız var bizim?
FA: Bence özellikle erkeklerin, o içlerinde hiç büyümeyen çocuk var ya, erkeklerin... O işte hep bir macera yaşamak istiyor. Ama işte, iş hayatı, evlilik hayatı, çocuk yetiştirmek, emeklilik derken içlerindeki o çocukluk hayali imkânsızlaşıyor. Konu tekneyle dünya seyahati aslında. Mesela ıssız bir adada kalmak ya da işte oltayla büyük bir balık tutmak, belki sadece sorumluluklardan uzak, biraz yanız kalmak birçok insanın hayali. Sanırım ben onların pek çoğunun yapmak istediği şeyi yaptım. Gezmekten öte, bir meyveyi tattığınızda duyduğunuz o samimi heyecan aslında çok temel bir ihtiyaç. Pandemiye denk gelmesi de bir etken oldu tabii. Herkes eve kapanmışken ben rahatça geziyordum teknemle.
KY: Tonunuz, duruşunuz da seviliyor.
FA: Evet, "doğayla iletişimin," diyorlar, "doğaya saygın". "Biz," diyor adam, "çocuklarla izliyoruz," diyor. Bir de ben pek küfür eden bir adam değilim, kızmam öyle kolay kolay, hemen her zaman soğukkanlı kalırım. Onu seviyorlar. Tabii gerçek zamanlı izliyorlar, her şeye olduğu gibi tanık oluyorlar.
KY: Türkiye dışından da etkileşim aldınız mı?
FA: Genellikle Türkiye'yle sınırlı kaldı. İngilizce altyazı yapamadım videolara. Ben YouTuber değilim ki! İşte başka diller eklersin, müzik koyarsın, havalı geçişler yaparsın. Onlar benim işim değil. Zaten o tür seyahat videolarının çok iyileri var. Ben izlenme kaygısı duymadan deneyimlerimi paylaşmak istedim sadece. Ama gittiğim yerlerde, teknedeki Türk bayrağını görünce 50 yaş üzeri bütün yabancı denizciler yanıma geliyor. Çünkü hepsinin Marmaris'te, Bodrum'da, Antalya'da güzel anıları var. Hemen iletişim kuruluyor, bir samimiyet oluşuyor. Yeni nesillerde Türkiye'nin imajı iyi değil artık. Türkiye'ye gelmiyorlar, bizi de bilmiyorlar. Ama daha yaşı olan İngiliz, Alman, ne bileyim Fransız denizcileri bizi çok seviyorlar.
KY: Türkiye'de turizm başlangıç yıllarına dair bir araştırma yapmıştım. Türk insanının o dillere destan misafirperverliğiyle ilgili. Hakikaten bizim insanımızın başka bir sıcaklığı var. O da mı biraz değişti acaba? Yani öyle çat kapı bir eve girseniz de "gel otur evladım, bir çay iç," diyecekler azaldı mı?
FA: Bizim kendi aramızda mutsuzluk var. Haliyle yabancılar mutsuzluğun olduğu yere gelmiyorlar. Ben bile durmadım öyle yerlerde, hemen uzaklaştım seyahatim esnasında. Türkiye'de bizim yeniden iyi haberler üretmeye başlamamız lazım.
KY: Ne de olsa dünyayı turlamış birisiniz. Genel olarak dünyanın halini, insanların halini nasıl buldunuz?
FA: Bu seyahatin bana en büyük faydalarından biri insanoğlunu anlamak oldu. Artık benim için insan çözüldü. İnsan dünyanın her yerinde aynı aslında. Herkes gülüyor, herkes üzülüyor. Herkes çocuğunun geleceğini düşünüyor. Fark ülkede. Eğer bir ülke kültürel olarak gelişmişse, eğer bir ülke insanını eğitmişse, o vahşi, hayatta kalma güdüleri törpüleniyor. Ama tam tersi bir ülkeye gidiyorsunuz, ekonomi kötüyse, eğitim kötüyse orada zaten basit gündelik sözleri tutmamaya başlıyor insanlar. Çünkü hayatta kalma güdüsü her şeyin önüne geçiyor. Ben iki durumu da gördüm. Kosta Rika şıkır şıkır bir ülke. Eğitime, kültüre çok önem veriyorlar, hemen yanıbaşında El Salvador'da durum tam tersi. Adam kaçırma, uyuşturucu, cinayet. Mesela Ekvador'da yürürken, güpegündüz, yol ortasında bir anda soyuluyorsunuz. O yüzden insanlar en eski cep telefonlarını kullanıyorlar.
KY: Hiç çok korktuğunuz oldu mu yolculuk esnasında?
FA: Bir kere, Hindistan'da! Orada, Andaman adasında, hiçbir açıklama yapılmadan, üç gün göz altına alındım. Sonra o üç gün, dokuz gün daha uzadı. Her şeyi mühürlediler, neyim varsa el koydular. Köpek balıklarıyla yüzdüm, ıssız adalarda tek başıma kaldım, kayalıklara oturdum ama hiç o kadar korkmadım. Yani seyahat orada bitebilirdi!
KY: Peki sebep?
FA: Sebep şu: Meğer orası askeri bölgeymiş, özel izinle giriliyormuş. Ama haritada öyle görünmüyor. Haritada ticari liman olarak görünüyor. Ben oraya demirleyip telsizle yakıt almak istediğimi anons ettiğimde ne kadar deniz polisi varsa üstüme üşüştü. Bir de birbirlerine düştüler. Çünkü onların bir ihmali söz konusu. Özcesi mahkemeye çıkmayayım, başım belaya girmesin, onların da başı daha fazla ağrımasın diye beni orda dokuz gün tuttular.
KY: Nasıl kurtuldunuz?
FA: Başta sabırlı davrandım. Telsizden anons yapıyorum, gelen giden yok, cevap yok. Ama 12. günün sonunda artık bir şey yapmam gerektiğini düşündüm. Böyle fevri hareketlerle tekneden çıkıp, "Beni ya bugün tutuklayın ya da serbest bırakın!" diye isyan ettim. Ben böyle çıkışınca bıraktılar beni. Kimseye de bir şey söylememiştim paniklemesinler diye. Çıkınca oradan arkadaşları aradım, Bengay Körfezi'nde olduğumu söyledim. Herkes Türk Büyükelçiliği'ni arasaydın dedi ama onu yapsam iş resmiyete dökülürdü, beni altı ay belki bir yıl tutarlardı orada. Onun için sabırlı davranmam işe yaradı diyebilirim.
KY: Ama bir yandan risk de almışsınız.
FA: Tabii, inisiyatifi bırakamazsınız. Mesela bir kere de korsanlarla temasım oldu, Kosta Rika'dan Ekvador'a inerken. Orda korsanlık bizim hayalimizdeki gibi gösterişli bir şey değil. Normal vatandaş balığa çıkıyor, eğer savunmasız, yabancı tekne görürse soyuyor. O hikâyede de baktım üzerime üzerime gelen bir tekne var. Hemen bir problem olduğunu hissettim. Sezgilerim kolay kolay yanılmaz benim.
KY: Siz koruma amaçlı silah bulundurmuyor muydunuz yanınızda?
FA: Hayır, yok. Bende silah filan yok. Ben hemen içeri girip montumu giydim. İçerdeki birini uyandırmaya gittiğimi düşünsünler diye de kısa bir süre içerde bekledim. Tabii onlar içerden silah aldığımı düşünmüş olabilirler. Sonra sakince çıktım güverteye, kendimi gösterdim. Böyle dimdik beklemeye başladım. Bana baktılar ve sonra çekip gittiler. Galiba cesaretleri kırıldı.
KY: Anlaşılan sizde oyunculuk yeteneği de var.
FA: Yok, bence daha ziyade şans var. Bir de en güzel silah, güleryüz. Ben buna yürekten inanıyorum. Gördüm de zaten. Güleryüz en tehlikeli adamı bile yumuşatabiliyor. Yani böyle işlere kalkışıyorsanız iletişime açık, yapıcı bir karaktere sahip olmanız bir avantajdır.
KY: O zaman hemen rotayı burdan terse kıralım ve en mutlu olduğunuz anları hatırlayalım.
FA: Buna hiç düşünmeden cevap verebilrim. Hiçbir şey Fransız Polinezyası'nda yelken yapmak, orada, atollerde demirde kalmak kadar güzel olamaz. Onun dışında Bora Bora adasındaki Heyva Şenlikleri. Maoupiti. Rangiroa atollleri, hepsi inanılmaz yerler! Bir kez gördünüz mü, bu kez uykunuzda hep görmeye devam edeceğiniz yerler. Düşünün, okyanusun ortasında Marmara Denizi kadar büyük resif duvarları içinde bir havuz. Resiflerin içerisi sığ, dışarısı uçurum.
KY: Bizim Highlights'ta sadece çok deneyimli kaptanlarla yaptığımız bir seri var. Adı, "Yaşamadan Bilemeyeceğiniz 3 Hayati Bilgi". Şimdi size sorsam... bana denizcilikle ilgili üç tane püf noktası sayabilir misiniz?
FA: Birincisi, hava durumu. Denizciliğin %50'si havayı kollamaktır. İkincisi, harita bilgisi. İşin %25'i de seyir haritasını okumayı bilmek. Geriye kalan %25 savaşçı bir karaktere sahip olmak. Bu üçü çok önemli! Savaşçı demek vurup kırmak değil; kırılan bir şeye bağı bağlayıp yürüteceksin, fırtına geldi mi mücadele edeceksin, beş on dakika uyuyacak saatlerce dümen tutacaksın ve asla ama asla yılmayacaksın. Diğer bütün fırtınalar gibi o fırtına da gelip geçecek, bunu unutmayacaksın. Sen hep aynı yerde duracaksın.
KY: Peki, biraz da bu seyahatin ekonomik tarafını konuşalım. Herkesin en çok merak ettiği konulardan birisi. Bence sizin seyahatinizi özgün kılan noktalardan biri de bunu sponsorsuz yapmış olmanız. Ama nasıl geçindiniz? Kenara koyduğunuz parayla mı yaşadınız beş sene?
FA: Şimdi benim bir kira gelirim vardı yola çıktığımda. O da aylık 600 dolar civarındaydı. Yani işte şu anda 24 bin lira civarında bir para ediyor. Ben o 600 dolara güvenerek yola çıktım aslında. Karayiplere ulaştığımda, yani yola çıktıktan bir sene sonra, Türk lirası düşüşe geçti ve para birden eridi. Orada zorlanmaya başladım işte. Çünkü Karayip Adaları çok pahalı bir yer. 7 bin dolar da bankada birikmiş param vardı. Ama onu acil durumlar için, bir de Panama Kanalı için (kanal geçişi 2 bin dolar) saklıyordum. Karayipler'de Covid'e yakalandım, mahsur kaldım. Tabii, ben teknenin bakımını kendim yapıyorum. Karaya alamıyorum tekneyi çünkü o çok pahalı iş. Dalgıç olduğum için suda yapıyordum bakımını. Ama gene de para eridi gitti tabii. Bir tek o 2 bin dolara dokunmadım hiç. Panama Kanalı'nı geçtikten sonra Ekrem (İnözü) abiyle denizci arkadaşlar bir sürpriz yaptılar bana. Kendi aralarında toplayıp o geçiş ücretini bana göderdiler. Sağ olsunlar, var olsunlar! Başka bir gelirim yoktu açıkçası. Bu şekilde tamamladım dünya turunu.
KY: Fakat tabii lüks restoranlardan falan uzak durdunuz herhalde.
FA: O zaten benim tarzım bir şey değil. Bugün dünyada herhangi bir koya gidin, demirleyin, haftalarca hiç para harcamadan yaşarsınız. Orada balığınızı yersiniz, tavada pizza yaparsınız, spagetti pişirirsiniz ve gayet güzel beslenirsiniz. Evet, ben lüks harcama yapmadım ama bir yeri sevdiğimde tabii restoranına gittim, biramı içtim, keyfimi yaptım. Genelde şu olur: Şehre gelince paranız azalır, koylara döndüğünüzde paranız birikir. Ona göre bir denge kuracaksınız.
KY: O zaman şimdi hesabı yapalım. Tekneyle ilgili konular için kenara bir 10 bin dolar koyduğumuzu varsayalım. Aylık bin dolar gelirimiz de varsa bu iş oluyor.
FA: Bin dolar da değil 800 yeter bence
KY: Ama tabii işinizi kendiniz görmeniz, tamiratınızı vesaire kendiniz yapmak şartıyla.
FA: Evet, doğru. Fakat yine de işin mali boyutunu abartmayalım. O zaman pek çok insan kendi kendini eliyor. Oysa anlattığım gibi bir konforu işte tek bir kira geliriyle, biraz da birikimle yapabilirsiniz. Hiç de imkânsız bir şey değil. Yaşadıklarınızın değeri yanında harcadıklarınızın lafı bile olmaz, inanın.
KY: İşin bir de hukuki tarafı var. Biz şimdi dünyanın herhangi bir yerinde, istediğimiz bir koyda, kıyıya belli bir mesafede demirleyebiliyor ve orada kalabiliyoruz, değil mi?
FA: Ben şöyle yaptım. Önce dünya seyahatindeki rotam üzerinde Türklere vize uygulamayan ya da kapı vizesi veren ülkelerin listesini çıkarttım. Bunlar üzerinden rotamı çizdim. Bununla birlikte okyanuslar, denizler herkesindir. Bütün ülkelerin bir kıta sahanlığı vardır. Ama oradan da transit geçme hakkımız var bizim. Bizi en çok sıkıştıran Schengen bölgesinde bile uluslararası sular var. O sulardan ülkeye girmeden, onların bayraklarını çekerek geçeriz. Şu da var, denizden teknesiyle gelenlere uygulanan muamele farklıdır. Çünkü teknesiyle gelmiş yolcu, adam belli ki denizci, teknesini bırakıp kaçacak hali yok. O yüzden teknecilere, kurallara uydukları sürece hep daha fazla müsamaha gösterilir. Normalde bir koya demirleyin, botunuzla kıyıya gidin, ben geldim, giriş yapmak istiyorum deyin, formları doldurun yeter. Ama bunu Fransa'da yapamıyorsunuz tabii, o da Schengen'den dolayı. Bir de ben Amerika'ya uğramadım. Çünkü benim teknem o paralellerin havasını kaldıracak bir tekne değil. Blue Horizon'un yapısı itibarıyla 20 kuzey ve 20 güney paralelleri içinde kalması gerekiyor. Yine de şöyle özetleyebiliriz: Dünyanın çok büyük bölümüne fazlaca bürokratik işlem olmadan rahatça gidip gelebilirsiniz tekneyle.
KY: O halde, böyle bir yolculuğa çıkmanın hayalini kuranlar için en önemli hazırlık ne?
FA: Öncelikle, teknenizi yeni aldıysanız mutlaka Türkiye sahillerinde iki-üç yıl gezin derim. Mesela, bir Kıbrıs yapın. Yani siz benim gibi yapmayın, önce biraz deneyim kazanın. Havayı öğrenin, harita okumayı öğrenin. Bir de tekneyi tanımanız lazım. Tamirini siz yapmayacak olsanız da problemi tespit edebilmelisiniz.
KY: Bütün dünyayı dönmüş, gittiği her yeri kendi gözleriyle incelemiş birisi olarak size çevre meselesini de sormalıyım. Sizce çevre meselesi dünya genelinde nasıl seyrediyor?
FA: İşin doğrusu, bu mesele aslında büyük ülkelerin meselesi. Çünkü en çok zararı onlar veriyorlar, kaynakları onlar sömürüyorlar. Fakat daha küçük ülkeler de kendilerini korumanın yollarını bulabiliyorlar. Mesela, Kosta Rika yağmur ormanlarını koruyor ve bu sayede inanılmaz turist çekiyor. Sadece yağmur ormanları sayesinde! Maldivler ağla balıkçılığı yasaklamış, sadece oltayla balık tutabiliyorsun. Bizim örnek alacağımız ülkeler bunlar işte. Türkiye'ye döndükten sonra her yer inanılmaz çorak göründü bana. Limandasınız dip görünüyor ama balık yok. Ben 27 yıldır dalıyorum ya, eskiden ahtapotlar yuvalarından bize bakardı. Ne çok balık türü, sürüsü görürdük. Şimdi yok, hiçbiri yok. Bizdeki bu çoraklaşma endişe verici. Halkımızda bitiyor bu iş. Maldivliler gibi, kendi yaşadıkları yeri koruyacak, sahip çıkacaklar. Onlar itiraz etmeli talana, bozulmaya. Bunun tek yolu bu bence. Mesela, Karadeniz'den Akdeniz'e göç eden balıkları İstanbul boğazında dar alana sıkıştırıp onları pusu atıp toplamayacağız. Orası bir göç yolu çünkü. Yeri gelmişken, bizim dip trolünü 100 metrelere indirmemiz lazım. 100 metreden daha azda, 25 metrede balık aranır mı? Bu korkunç bir kıyım. Bu zihniyetten acilen vazgeçmemiz lazım, başka türlü o çoraklığı engelleyemeyiz.
KY: Anlaşılan o ki, niyette bir sorun var. Peki bilgi tarafında da eksiğimiz mi var acaba?
FA: Bilgi eksiği yok. Deniz araştırma vakıflarımız var, çok iyi profesörlerimiz var. Türlerin devamlılığı için Karadeniz'de, Marmara'da araştırmalar yapıyorlar. Yani bilgi de var, insan kaynağı da. Bence mesele özünde bir çıkar meselesi.
KY: Maldiv'deki adamın çıkarı yok mu ki?
FA: O da açık bulsa yapar tabii. Ama kontrol mekanizmaları da var. Cezalar yüksek. Anında lisansı gidiyor balıkçının. Onun için, korkuyor, yapamıyor.
KY: Sanırım bizde denizcilik kültürünün yaygınlaşmaması da bir etken. Yani biz deniz deyince yaz tatilini düşünürüz sadece.
FA: Denizcilik kültürümüzde devamlılık yok, kopukluklar var. Halbuki bu topraklarda antik çağlardan beri denizcilik kültürü var. Homeros'tan, Strabon'dan biliyoruz bunu. Biz o eski halkların devamıyız. Ama toplum zihniyet ve ekonomi olarak bozulunca, denizcilik kültürü de artık aktarılamaz hale geliyor. Her şeyi bırakın sandalcılık geleneği bile artık yaşamıyor. Ayrıca, tekne uğraşısı pahalandıkça bozulma hızlanıyor. Şu anda, denizcilik kültüründen gelen insanlar ekonomik durumlar iyi olmadığı için o birikimi bir sonraki nesle aktaramıyorlar. İşte o zaman demir yerinde yüksek sesle müzik dinlenemeyeceği unutuluyor. İki tekne yan yana geçerken birbirine selam verme adeti kayboluyor.
KY: Kahramanlar da kayboluyor... Turgut Reisler, Kılıç Ali Paşalar, Oruç Reisler, hatta Sait Faikler, Halikarnas Balıkçıları unutuluyor.
FA: Onları unutturmamakla biz yükümlüyüz. Belki ileride işler iyiye gider, yeni teknolojiler işin içine girince denizcilik daha bir ucuzlar diye umuyorum.
KY: Dilerseniz, unutmamak ve unutturmamak üzere diyerek nokta koyalım bu güzel söyleşiye.
FA: Çok teşekkür ederim.
Söyleşi: Kayhan Yavuz, Setur Marinas Highlights Editörü