Bilinmeyene, henüz keşfedilmemiş olana duyduğumuz sonsuz merak hayatın mucizelerine olan inancımızın da bir göstergesi. Özellikle de denizler söz konusu olduğunda, özellikle de çocuklar için. Bundan böyle Highlights’ın her sayısında bir denizci çocuğun hikâyesini dinleyeceğiz. Denizci Çocuklar adını verdiğimiz bu seriye Ali Sabuncuoğlu’yla başlıyoruz.

Ali Sabuncuoğlu 11 yaşında. İzmir’de yaşıyor, 6. sınıfa gidiyor. Mekanik şeylere, alet edevata ve bilimsel konulara ilgi duyuyor. Bir şeyleri karıştırmayı, ondan sonra olacakları izlemeyi seviyor. Sofrada, sohbetin koyulaştığı anlarda dikkati önündeki su bardağına yöneliyor. Masada ne varsa (tuz, biber, şeker, nar ekşisi, kola, peçete parçaları) hepsi sırayla bardağın dibini boyluyor. Her seferinde ortaya ne idüğü belirsiz bir karışım, ekşi kokan bir muamma, bir çeşit astrofiziksel plazma çıkıyor. Böylece kendi kozmosunu inşa ediyor Ali. Küçüklüğünden beri yapıyor bunu.

Deniz de bir karışım. Bir su bardağında filizlenen bilmeceler uçsuz bucaksız denizde tuz taneleri gibi çoğalarak çocukları çağırıyorlar. Ali çok kesin konuşuyor bu konuda: “İnsanlar şu anda denizin %5’ini keşfetti. Kim bilir %95’inde neler neler var!” Peki ne var orada? “Godzillaaa!!” diye bağırmaya başlıyor. (Değil tabii. Bu bir şaka. Onun için, yetişkinleri tiye almanın, bir an için yüzlerinde oluşan donmayı seyredip eğlenmenin bir yolu bu şakalar.)

Her şey o üç yaşındayken eline geçen bir kitapla başlıyor. “Ben küçükken deniz ansiklopedisi vardı. İçinde bir sürü hayvan vardı. Hepsini tek tek öğrenmiştim. Yani annem deniz hayvanlarını say denince hepsini sayıyordum.” Okuma yazma öğrenince ve kelimeler belirsiz lekeler olmaktan çıkıp da sakladıkları anlamı açık edince, her çeşit deniz canlısının boy gösterdiği bu albüm, onun elinden hiç düşürmediği bir sözlüğe dönüşüyor. O hayvanlar sırayla albümün sayfalarından çıkıp kıyıya atlıyor ve saldırıya geçiyorlar: İşte yengeçleeeer!

Ali’nin deniz gezmelerinde pet şişelerde toplayıp tek tek herkese tanıttığı, sonra gerisin geri denize bıraktığı yengeçler saymakla bitmez. Ona göre en havalı hayvanlar, yengeçler. Havalılar çünkü “hem kendini savunacak silahları var, kıskaçları var, hem suda hem karada gidebiliyorlar, hem çok hızlılar, hem de yenilebiliyor.”

Ali’nin kumsalda yengeçlerle başlayan keşif turları, o büyüdükçe suyun altında devam ediyor. Bir gün Assos’ta, Sivrice Limanı’nda, akşam saati adamın biri soğuk sularda deniz kestanesi avlıyor. Dikenleri dökülmüş rengarenk deniz kestaneleri bunlar. Ali durur mu hemen adamın yanında bitiyor. Beraber dalıp kestane topluyorlar. “Hiç paletim olmadan 8 metre derine daldım!” Hem de paletsiz dalmış! Eve varınca hemen bir elektronik devre hazırlıyor, kestanenin içine yerleştirdiği led ampul sayesinde çok güzel bir fener çıkıyor ortaya. Malum, denizcinin vazgeçilmez yoldaşıdır fenerler.

Zıpkınla balık avlama denemeleri pek o kadar parlak sonuçlar vermemiş. “Bir gün dayımla dalmıştık. Tabi ben zıpkını sıkamadım. Tetiği sıkınca zıpkın ileri gidiyor, ben geri gidiyorum.” Oradan çıkardığı ders şu: “Suda bile sağlam durmak lazım o zıpkını sıkabilmek için.” Dayısı “bukkadar yengeçler” avlarken, o dipte müren balıklarını seyretmiş. O balıkları işaret etmiş, dayısı tek tek şişlemiş. Başka bir sefer, ucunda bıçak olan zıpkın gibi bir şey icat etmişler Çınar’la. Deniz yatağının üstünden bir balık avlamayı da becermişler.

Balıkçılık işi hep devam etmiş. “Birkaç kere baya, bir saat denizde kalmıştım,” diye anlatıyor. “Üç kere yapabildim bunu. Ahtapot aradım ve ağımla üç kere ahtapot tuttum. Bir tane çok büyük tutmuştum. Ahtapot suyun altında taşın yanında duruyordu, ben fileyi üstüne baaamm diye geçirmiştim. Mürekkep attı ama elimden kaçamadı!” Annesi ahtapotun fotoğrafını çekiyor. Bir arkadaşlarının itirazına karşı koyamayıp ahtapotu suya geri atıyorlar. Akşam ahtapotun fotoğrafını İbo’ya gösterdiklerinde “Hayyy, aklınızı seveyim!” diyor İbo, “Niye getirmediniz? Tam yemelik boydaymış!”

Bütün diğer kaşifler gibi o da zaman zaman hesapta olmayan durumlarla karşılaşmış. Büyükçe bir deniz yıldızını kurutup ne olacağını görmek istediğinde evdekilerin başına büyük iş açmış. Yazlığın son günü balkona bıraktığı (yarı canlı) deniz kestanesi kış boyunca yavaş yavaş kurumuş, kururken öyle kokular salmış ki, yaz gelip de evi açmaya gittiklerinde kokudan birkaç gün içeri girememişler. Karınca istilası da cabası. Deniz yıldızı o günden beri yazlığın balkonunda yatıyor, ancak bugün bile kötü kokular yaymaya devam ediyor.

Ali denize iyice alışınca su altı kameramanlığına başlamış. Kendi biriktirdiği paralarla aldığı kamera birkaç çekimden sonra su alıp bozulunca Ali’nin bu alandaki kariyer planları biraz sekteye uğramış. Bir de bir bot var ortada. Üstünde havalı harflerle işlenmiş “Explorer” yazısı. Plastik, şişme, kol kadar kürekleri olan, burunsuz, başsız, kıçsız botla ne keşfedecek diye sormayın. Büyük keşifler sadece büyük kâşiflere görünür. Gerçi onda yetenek gerektiren bir şey yokmuş, Ali eğlencesine biniyormuş.

Sonra bir gün, yaz tatilini geçirdiği Tekirdağ’da, yelken macerası başlıyor. “Yazın, kendimi engelleyemiyordum. Hep ekrana bakıyordum, hep ekrana! Yazın boş boş oturmak olmazdı, bir spora ihtiyacım vardı. Yani tüm günde denize, havuza giremezsin sonuçta… Annem de yelkeni keşfetti. Ben de başladım gitmeye.” Artık altında Explorer değil, gerçek bir tekne var.

İkinci yaz bir yol ayrımına geliyor. Yelkeni bırakmayı düşünüyor. “Üç sebebim vardı,” diye açıklıyor. “Birincisi başta zor geldi. Neyse onu biraz atlattım. Sonra yanlış bir saate almıştım yelkeni; denize, havuza giremiyordum hiç. Bir de o zaman, tam yelkenleri çıkardığımız kısımdan lağım akıyordu denize.”

O gün önemli bir gün. Karar vermek zorunda. Fakat herkesi şaşırtan bir şey yapıyor, yelkene devam etme kararı alıyor. “Yelkeni bırakırsam eski durumuma dönecektim böyle. Yelken zor ama eğlenceli. En son yaz gittiğimde daha fırtınalı havalarda çıkmaya başladık ama daha eğlenceli gelmeye başladı. Zaten yelkeni kendine uydurabilirsen yelken de sana uyar, gidersin. Mesela rüzgâr bu tarafta, sen bu tarafa gidersen, olmaz işte!”

Günün birinde gerçek bir yelkenliyle dünya turuna çıkmak da var mı hayalinde? “Hayır, yok! Yani ben çok ilerletirsem de dünya turu yapıcam, dünya birincisi olacağım, öyle bir şey demem!” Teknede de olsa ayaklar yere basıyor. Ama o bir optimistçi (iyimser anlamına gelen yelken sınıfı), iyimserliği elden bırakmıyor: “Yine yarışlara katılmaya devam ederim tabii ve ilerde bir tekne alırım belki.” Peki optimistçiler hep iyimser mi olur? “Hayır,” diyor, “insanına göre değişir!”

Tekirdağ’dan sonra, İzmir Özel Türk Koleji (İTK)’nin yelken takımına giriyor. Ama tam lisansı çıkacakken kulüp dağılıyor. “Bir tane yarışma yapılmıştı işte optimist sınıfında. Ben orada B1’lerin birincisi olmuştum, bir arkadaşımla birlikte. Artık B2’nin kapısındaydım, hoca bile böyle söylüyordu.” Şimdi Karşıyaka Yelken’e gidecekmiş. Zaten İTK’daki yedi arkadaşı da Karşıyaka Yelken’e gidecekmiş. Zaten hocalar da oraya gitmiş. Yeni keşifler Karşıyaka’dan başlayacak. Ali’nin “Kâşif, keşif, keşfetmek, henüz keşfetmediğimiz…” diye başlayan öyle çok cümlesi var ki…

Derken, aniden, “Bu ne zaman bitecek? Ben birazdan yatacağım. Kalan ekran hakkımı başka bir şeyde kullanmak istiyorum!” deyiveriyor. Tabii, çocuk sınırlı ekran hakkını Zoom ekranında geçirecek değil. O yüzden şimdi gidiyor. Ama denizci olmayı düşünen çocuklara mesajını vermeyi ihmal etmiyor: “Hemen başlasınlar. Çünkü ilk başta büyük ihtimalle zor gelecek. Bir süre sonra, bende bir yılda oldu, tekneyle uyum sağlamaya ve eğlenmeye başlıyorsun. Ve bence çok güzel bir spor. Hem vücuda yararlı hem doğayla birlikte oluyorsun. Sakın pes etmesinler. Eğer ben pes etseydim bu hale gelemezdim.”

Son olarak eklemek istediği bir şey var mı? (Biraz düşünüyor…) “Denizi her zaman sevin. Çünkü içinde keşfedecek ve eğlenecek çok fazla şey var!” Ayrıca… “Bunu başlık yapın, çok güzel olur!”