Fatih Aksu, yelkenliyle tam dünya turu yapan 22. Türk teknesi Blue Horizon’un kaptanı ve tek mürettebatı. Haldun Karagöz’den sonra bu turu tek başına yapan ikinci Türk denizcisi. Aksu bu yolculuğa yalnız çıksa da binlerce kişi, onun YouTube’dan paylaştığı videoları takip ederek beş yıl boyunca onunla yolculuk etti. Onun sayesinde herkes biraz kendi turunu gerçekleştirdi.

Aksu bir sanayi dalgıcı, bir tekneci ama ona modern bir derviş desek yeridir. Kalbinden gelen fısıltılara kulak kabartması, zorluklar karşısında ayakta kalması, ne olursa olsun kendi yolundan vazgeçmemesi ama belki en çok, içindeki umudu, yüzündeki gülümsemeyi koruyabilmesi ona insanlara bahşedilen en büyük keyfi yaşama imkanı vermiş. Hayatı bir görev gibi değil de bir keşif gibi yaşama keyfini!

Fatih Aksu’yla dünya turunu, denizcilik kültürünü ve denizlerin geleceğini konuştuk. Bir bölüme sığmayacak kadar derinleşen söyleşimizin ilk bölümünü yayınlıyoruz. Highlights’ın bir sonraki sayısında kaldığımız yerden söyleşmeye devam edeceğiz.

Kayhan Yavuz: Merhaba, Fatih Bey! Sizi bu sefer karada görmeyi umuyordum ama teknedesiniz yine.

Fatih Aksu: Merhaba. Şu anda Bozburun'dayım, alargada. Geldiğimden beri teknedeyim.

KY: Yaklaşık üç yıl önce, Highlights daha yolun başındayken, siz dünya turunuzu yarılamışken yazışmıştık. Siz o zaman Fransız Polenezyası’ndaydınız. Bizi kırmayıp, Highlights okurlarına özel bir mesaj yollamıştınız.

FA: Evet, o zaman işin çok başındaydınız. Şimdi 13. sayıya gelmişsiniz.

KY: Çok zaman geçti ama amaç değişmedi. Highlights’ta denizcilik kültürümüze katkı yapacağını düşündüğümüz içerikler paylaşıyoruz. Zaten bugün sizinle konuşmak istediğim konulardan biri de bu. Hem sizin dünya turunuz hem de genel olarak denizcilik kültürümüz. Bozburun’da ne yapıyorsunuz?

FA: Türkiye’ye döneli 11 ay oldu. Ama benim yolculuğum daha bitmedi. Şu anda dünya seyahatimin kitabını yazıyorum. Kitap ne zaman biterse, yolculuk da o zaman bitecek.

KY: Baştan beri var mıydı kitap fikri?

FA: Beş yıl dünya turu yaptım. Yolculukta her gün günlük tuttum, hiç kaçırmadan! Başladığım günden son güne kadar yazdım. Günlükleri tutarken diyordum ki, Türkiye'ye dönersem, yani dönmeyi başarırsam, Datça’da demirleyeceğim ve bu günlüklerden yolculuğun kitabını yazacağım. Fakat mutlaka teknede yazacağım.

KY: O halde siz sadece rotayı tamamladınız, yolculuğu değil.

FA: Evet, öyle. Turu tamamladık. Teknenin dümen suyu Çanakkale'de birleşti. Ben başladığım noktaya döndüm ama bu kitap ne zaman biter yayınlanır, benim dünya seyahati de ancak o zaman biter.

KY: Ondan sonrası?

FA: Ondan sonra belki biraz karada, biraz teknede yaşarım. Belki bir Akdeniz turu yaparım.

KY: Neden kitaplaşması gerekiyor bu yolculuğun?

FA: Dünya seyahatinde 405 bölüm video çektim, onları YouTube’da paylaştım. Dünyanın çevresinde tur atan, fırtınalara giren, dünya seyahati yapan bir gezginin yaşadığı her şeyi insanlar videolarda gördüler, izlediler. Kitap o videolarda görünmeyen duyguları ve düşünceleri anlatıyor. Mesela, bir balina görüyorsunuz, videoya çekiyorsunuz. Fırtına oluyor, camadan vuruyorsunuz. İnsanlarla tanışıyorsunuz, bak diyorsunuz, işte Guetamalalılar böyle dans ediyor. Videolarda gösteriyorsunuz ama ne hissettiğinizi tam anlatmış olmuyorsunuz.

KY: O halde dışarda olan biten kadar içinizde olan biten de olacak bu kitapta.

FA: İç dünyam var. Tekneyle denizle mücadele var. Kültürler, insanlar da var. Öyle çok şey var ki! Şu anda 550 sayfa yazdım ama bir 550 sayfa daha yazabilirim. Mesela, şu anda COVID dönemini yazıyorum. Antigua’dayım ve sanki nükleer savaş olmuş gibi, bir anda sessizliğe gömüldü ada ve ben mahsur kalıyorum.

KY: Bunların kayda geçmesi önemli, değil mi?

FA: Yıllar önce, New York'ta, Long Island’da bir deniz müzesi gezmiştim. Haliç’teki Rahmi Koç Müzesi gibi bir müze. Pek çok önemli parça var müzede tabii fakat üst katta, böyle geniş bir merdivenle çıkılan üst katta, sadece denizcilikle ilgili kitaplarla dolu bir kütüphane var. Binlerce kitap! Gemi yapımıyla, haritacılıkla ilgili kitaplar, yaşanmış hikâyalerin anlatıldığı biyografiler… inanılmaz bir hazine! Dünya turunu yaparken o kütüphane hep aklımdaydı. Eskiden Denizler Kitabevi vardı. Şimdi Naviga Deniz Kütüphanesi isimli bir site kurdu. Türkiye'de de öyle olmalı, denizcilikle ilgili daha çok kitap olmalı ve kaynaklarımız çoğalmalı. Ben de bu kitapla bir miktar katkı yapabilirsem ne mutlu bana.

KY: Evet, yazmak gezmenin diğer yüzü sanki.

FA: Sadun Boro da seyre çıkanlara yazmalarını öğütlermiş her zaman.

KY: Yazılınca artık kayda geçiyor, kesinleşiyor, yok edilemez hale geliyor. Bir kopya bile kalsa bir yerlerde, birilerine ilham kaynağı olmaya devam edecek hikâyeniz. Siz yola ben bunu her şartta yapacağım diye mi çıktınız yoksa biraz spontan mı gelişti?

FA: Benim teknem okyanus teknesi değil! Mesela, güçlü bir otopilotu yok, su yapıcısı yok, yedek yelkeni yok, fırtına yelkeni yok, şişme can yeleği dahi yok. Yani çok şeyi eksik bir tekne. Arması okyanusa uygun değil. Üstüne üstlük, ben de acemiydim. Hepsi hepsi bir yıllık tekneciydim o zaman. Marmara adalarında gezerek edindiğim tecrübe dışında tekne tecrübem yoktu. Ama çıktım yola! Cebelitarık'a gelene kadar süre verdim kendime. Dedim, hem kendimi hem de tekneyi göreceğim. Cebelitarık’ta, Ömer Kesimal ziyaretime geldi, ev arkadaşımdır. “Atlantik’e çıkmadan seni bir göreyim istedim,” dedi. Orada ona şunu dedim: “Ömer, buraya kadar acabalarla geldim ama ben artık durmam, devam ederim”. Öyle de oldu!

KY: Teknedeki eksikleri Cebelitarık’ta kapattınız mı bari?

FA: Yok, eksiklerle devam ettim. Uydu telefonunu mesela, o da arkadaşlarımın baskısıyla, Kanarya Adaları’ndan aldım. Bir tek radar vardı, o da Kosta Rika'da bozuldu. Sonraki üç yıl radarsız gezdim.

KY: Tabii siz denizcisiniz, profesyonel dalgıçsınız.

FA: Evet ömrüm denizde geçti, denizciliğime laf ettirmem. Ama yelkenci değildim. O başka bir şey! Onu yolda öğrendim ben. Bora da yedim, İspanya sahillerinde karaya da oturdum, kayalıkların içine de girdim. Mesela, Balear Adaları’na yaklaşırken, gece yarısı,  iskele kıç omuzdan, 30 metreden troll teknesi beni biçecekti. Onu da atlattım. Hasılı teknenin eksiklerini ben tamamladım. Benim eksiğimi de tekne tamamladı. Biz Cebelitarık’a ulaştığımızda Atlantik’i geçecek bütünü oluşturmuştuk.

KY: “Biz” diyorsunuz. Yani tekne ve siz. Gerçekte tek başınaydınız.

FA: Tekne insanın can yoldaşı. Blue Horizon da benim can yoldaşım. İkimizi ayrı ayrı düşünemiyorum.

KY: Atlantik geçişi için klasik yol Kanarya Adaları’ndan başlar diye biliyorum. Siz neden Cabo Verde üzerinden geçmeyi tercih ettiniz?

FA: Evet, klasik yol odur, özellikle güçlü tekneler için. Fakat hem iğnecik seyri yapacaksınız hem de yol 500-600 mil uzuyor. Fakat ben hem güvende olmak için hem de yolu kısaltmak için Cabo Verde geçişini tercih ettim. Bir de Batı’ya döndüğünüzde, Karayip Adaları’na, sancak kıç omuzdan alıyorsunuz rüzgârı, geniş aphaz. O da otopilota, tekneye yük bindirmiyor. Tekne daha az sallanıyor yani. Kısacası hem açıyı yakalamak için hem de adalardan adalara sekerek, mesafeleri parçalayarak geçmek için Cabo Verde’ye inip, Mindelo’dan geçtim. Bir de o esnada kız arkadaşımla tanıştım, aşk yaşıyoruz. O yüzden epey geciktim. Herkes gitmişti, en son ben çıktım. Ocak ayının 12’sinde falan çıkabildim. 18 günde Atlantik’i geçip Barbados adasına ulaştım.

KY: Peki, Atlantik geçişini tamamladığınızda ne düşündünüz?

FA: Tam olarak şöyle… Benim için dünya bitti, dedim. Bundan sonra sadece yaşayacağım, dedim. Ben artık tekneyi de kendimi de görmüştüm, kafa olarak Hint Okyanus’unun sonuna varmıştım.

KY: O noktada tam bir yelkenci olmuştunuz…

FA: Evet, aynen öyle.

KY: YouTube videolarınız çok insanı etkiledi. Nasıl gelişti video işi?

FA: Şimdi ben yolculuğa başladım… Fas Agadir’den Kanarya Adaları’na geçeceğim, oradan Cabo Verde’ye ineceğim, yaklaşık 850 mil. Artık Atlantik geçişi için 2 bin mil kalıyor. Plan bu. İstanbul Pendik Marina'dan ayrılırken bir video paylaşmıştım. Derken, Agadir'den bir canlı yayın yaptım. Dedim ki, “Arkadaşlar, sevabıyla günahıyla buraya kadar geldim. Bir senelik tekneciyim, çok şey öğrendim. Aslında hep beraber öğrendik. Kararımı verdim artık, buradan büyük geçişe başlıyorum!” YouTube’da 70 kişi takipçim vardı yola çıkarken. Kanarya Adaları’na hareket ettiğimde bir anda takipçi sayısı 2 bin 500 oldu.

KY: İtiraf edeyim, filmci de olduğum için, videolar ilk bakışta bana epey amatör görünmü

şlerdi. Fakat sonra, izledikçe öyle çok sevdim ki! Bu bir yana, filmci olarak da fikrim değişti. Belki de farkında olmadan, en doğru sinematografiyi bulduğunuzu düşündüm. O doğallığı teknede yakalamak kolay değil.

FA: Bunu bana söyleyen çok kişi oldu. Yola çıkarken arkadaşlara demiştim, her şeyi çekeceğimi, Türk denizcileriyle paylaşacağımı. Ama kafamda birkaç parçalık bir şey vardı. Fakat beğenilince videolar çekmeye devam ettim.

KY: 405 bölüm çektiniz, 9 milyon kez izlendiniz.

FA: Benim izlenmek gibi derdim yoktu ama beş yıl boyunca videoların beğenilme oranı %99’dan aşağıya da düşmedi. Videoları istediğim zaman, içimden geldiği gibi çekiyordum. İnsanlar bunu görmeli dediğim şeyleri çekiyordum. Zaten çok kötü bir telefonla çekiyordum. Fakat takipçilerden öyle güzel mesajlar geldi ki. Dedim biraz daha dikkatli yapayım bunu.

KY: Ne yaptınız?

FA: Yüzüklerin Efendisi’ni çok severim. Dedim bir bakayım şöyle alıcı gözle, geçişleri filan nasıl yapmışlar. Onu biraz taklit ettim. Sonra takipçiler, “titremeyen video çeken telefonlar var, bir tane ondan al be adam” dediler… yani bayağı fırça atıyorlar bana. Tamam, dedim, bir tane ondan aldım. Dikkat ederseniz, Costa Rika'dan sonra videolar güzelleşiyor. Fakat o videoların samimiyeti ilk videodan son videoya kadar hiç değişmedi.

KY: Genellikle bu tür videolar yapanlar hataları filan ya kesiyorlar ya da montajlayıp gizliyorlar. Yani aslında daha profesyonel filmciler gibi davranmaya çalışıyorlar.

FA: Hepimiz hata yapıyoruz. İşte motor çekiyorsun çalışmıyor, işte benzin hortumunu takmamışsın. Ben de hatalar yaptım ama onları gösterdim. Çünkü bunda anormal bir şey yok. Şunu her yerde söylemeye çalışıyorum: Bizim denizciliğe hizmet edebilmek için bazı şeyleri normalleştirmemiz lazım. Dünya turu yapmak normalleşmeli mesela. Yani mümkün olduğunu göstermemiz lazım. Bunun için de hatalarımızı gizlemekten vazgeçmeliyiz. Kolay bir iş demiyorum, dikkat edilmesi gereken çok husus var. Ama olduğundan daha abartılı göstermenin da pek kimseye faydası yok. Bugün Fransa'da bir balıkçı ya da denizci kahvesine gidin, işte ben tekneyle Atlantik’i geçtim deyin, kimsenin ilgisini çekmez. Çünkü orda normal bir şey bu. Burada da normalleşmesi lazım. Zamanı, biraz imkânı ve denize sevgisi olan herkes üç, dört yıllık tecrübeyle dünya turuna çıkabilir.

KY: Üç, dört yıl dediniz. Siz bir yıllık tecrübeyle çıkmıştınız!

FA (Gülerek): Siz üç, dört yıl yapın, bu konuda beni izlemeyin.

KY: Sizin YouTube videolarınızı ben ilk pandemide fark ettim. Galiba Antigua’da yakalandınız pandemiye…

FA: 2020 Mart’ında pandemi konuşulmaya başlandı. 1 Nisan günü Antigua’da Sahil Güvenlik geldi ve bize dedi ki, sokağa çıkma yasağı ilan edildi, teknelerden çıkmanız yasak! Acayip bir durum oldu. Bir sürü tekne orda mahsur kaldık. Arkadaşlarla konuşuyorum, herkes bir yerlerde mahsur. Mesela, bir tane adam teknesini bırakıp Saint Lucia adasına gitmişti, o geri dönemiyor. İşte orada iki ay kaldım ki bunun büyük bölümü yasaklı döneme denk geliyor. Montajlanmayı bekleyen Atlantik geçişi videoları vardı. Okyanusta internet olmadığı için yayınlayamamıştım onları. Onlarla uğraştım o süre boyunca. Orada bir batık var Saint John’un hemen yakınında. Eski buharlı bir kargo batığı. 15 metrede yatıyor, berrak suda. O kadar güzel görünüyor ki! Dev gibi bir batık. Üzerinde balık sürüleri geziyor. Demirliyorsunuz, maske ve paletle dalış yapıyorsunuz. Antigua’da daha da kalacaktım aslında, güzel bir vakit geçiriyordum. Bir gün dedim hava durumunu bir kontrol edeyim, ne zamandır bakmadım. Bir de baktım kasırga geliyor, iki gün sonra 95 knot’la Antigua’yı vuracak. Hemen demir alıp Güney’e kaçtım.

KY: Sezgileriniz harekete geçirmiş sizi. Bu tür yolculuklarda sezgilerine güvenmek önemlidir, değil mi?

FA: Sezgiler çok önemli. Çünkü ne kadar plan yaparsanız yapın, kontrolümüz dışında gerçekleşen olaylar var. Bir örnek daha vereyim: Hint Okyanusu’nda, Malezya'nın güneyindeyim. İki adı arasında, 7 mille 9 milden karşı akıntı var. Teknenin hızı zaten 5 mil. Yani sular yükselmeye başladığında 2-3 mil beni geri itiyor. O yüzden bin millik Java adasını güneyinden geçmek zorundayım. Atlantik Okyanusu’nun yarısı yani o kadar büyük. Ben açık denizde kıyıya yakınsam yarım saatte bir, bazen 15 dakikada bir alarm kurarım. Her 15 dakikada bir uyuya uyana giderim. Tamamen açıktaysam da bir saat arayla çevreyi kontrol ederim, geceleri, ışık yoksa, başka tekne görünmüyorsa uykuma devam ederim. Endonezya'nın güneyinde küçük adalar var, onlara uğraya uğraya gideceğim. Gece telefonu kurdum 15 dakikaya. Uykunun ortasında, içimde bir uyanma hissiyle yerimden fırladım. Malezya'nın güneyinde epey açıktayız. En yakın kara 20-30 mil mesafede ve o an, hiç yapmadığım bir şey yaptım. Daha çevreyi kontrol etmeden, hemen telefonda, haritada teknenin konumuna baktım. Baktım ki, tekne küçük bir adacığa çarpmak üzere! 50-60 metre var. Hemen motoru çalıştırdım, tornistan yaptım, tekneyi oradan açtım ve tekrar rotaya döndüm. Tekne akıntılarla rotasından kuzeye yükselip o adanın üstüne gitmiş.

KY: Otopilot işe yaramadı mı?

FA: Otopilot var ama akıntı farklı bir şey. Yani otopilot seni bir hatta götürür ama mesela kuzeye sürüklenerek götürür. O gece o hislerle uyanıp tekneyi kurtardım. Ondan sonra rotalarda, vardiyalarda, hem çevreyi hem haritayı kontrol ederek hareket ettim. Ama şunu da söylemem lazım, doğanın içinde ne kadar uzun yaşarsanız, o kadar onunla bütünleşirsiniz ve bütün algılarınız açılır. Yani sezgileriniz de daha çok duyulur olur. Ben kulağımdaki tüylerden rüzgârın başladığını anlıyorum.

KY: Yani yelkenlerdeki tüylere değil kulağınızdaki tüylere güveniyorsunuz.

FA: O kadar iyi yakalıyor ki, kulağımızdaki tüyler.

KY: Peki ama bu sürekli uyanık olma hali çok yıpratıcı olmuyor mu? Ben mesela en çok bu tarafını zor buluyorum.

FA: Herkesin zorluğu farklı oluyor. Sizinki uyku, insanların çoğu yalnızlık diyor. Yalnızlığa dayanamam, diyorlar. Bazıları arızadan korkar, tamir işinden anlamadığı için. Aslında içimizde çok güçlü güdülerimiz var. Böyle zorluklarda onlar ortaya çıkıyor. Diyelim ki uyku meseleniz var. Bir bakıyorsunuz, az uykuyla ayakta kalmayı öğrenmişsiniz. Doğanın içinde 5-10 dakika uykuyla 5 saat ayakta kalabileceğiniz görüyorsunuz. İnsan işte o kadar güçlü bir makine. Şehir hayatı bize bu gücümüzü unutturuyor. O yeteneklerin yerini korkular almaya başlıyor. Gerçekte müthiş bir hayatta kalma enerjimiz var. Biz onu hissedemeden yaşıyoruz şehirde. Bir keresinde, otopilotun bozulduğu 4 gün boyunca, Malaka Boğazı’nda gemi trafiğinde dümen tuttum. Otopilot olmadığı için sürekli kavança yiyorsun. Gözlerimi kapatıp sayıyorum 1-2-3, 100’e kadar, sonra uyuyorum. Sonra bir 5 dakika daha rota tutuyorum. Çünkü artık bayılıyorsun uykudan. Ama işte bitiyor sonunda. Gündüz oluyor, görünürlüğünüz artıyor, yatıp uyuyorsunuz. En çılgın rüyaları da o bir dakikalık kısa uykularda gördüm. Bir tanesinde Mel Gibson'la bir filminde oynuyorum. Dalıştayız, su altında yanardağ patlıyor, bizi yüzeye püskürtüyor falan.

KY: Belli ki bu rüya dalgıçlık geçmişinizle bağlantılı. Bu da sizin için bir avantaj oldu herhalde…

FA: 27 yıl sanayi dalgıçlığı yaptım. Yıllar boyunca pek çok büyük deniz inşaatında ve deniz operasyonunda bulundum. O işlerde hep büyük risklerle dalarsınız. Aşağıda ayrı heyecan, güvertede ayrı heyecan. Aylarca süren krizler. Sonunda ortaya büyük bir eser çıkar. Her şeyi unutur, büyük bir gurur hissedersiniz. Dalgıçlık sayesinde stres altında sakin kalabilme yeteneğim gelişti. Bu özellik yelkende çok önemlidir. Bazen çok basit bir çözümü panikten göremezsiniz ve çok büyük kayıp yaşayabilirsiniz. O yüzden bu sakinlik benim için hep avantaj oldu.

KY: Dünya turunuzda, çok uzun saatler, haftalar değilse bile günler boyunca yalnız kaldınız. Ama videolarda kameraya konuşurken sanki hiç yalnız değilsiniz. Gerçekten karşınızda birisi var ve onunla konuşuyor gibisiniz. İnsanın okyanusun ortasında böyle hissetmesi için bağlarının çok güçlü olması lazım gibi geliyor bana. Gerçekten yalnız hissetmediniz mi?

FA: Bana bunu çok soruyorlar. Hatta bir takipçim anlattı, bana özenip tekne almış. Fenerbahçe marinadan çıkıp, tek başına Büyükada’ya gitmiş. Bir koya demirlemiş, biraz sonra içi daralmaya başlamış. Yapamamış, kalkıp geri dönmüş. Ben inançlı birisiyim. Parçası olduğumuz bir yaradan var, buna inanıyorum. Benim için o yaradan yaşamın ta kendisi. Yani yaşamın kendisi, yaradanın kendisi diyebiliriz. Denizdeki, gökteki, yerdeki tüm canlılar, hepimiz yaşamın bir parçasıyız. Yani tanrının bir parçası gibi. Ben buna inanarak, bir bütünün parçası gibi hissederek gezdim dünyayı. Kızıldeniz’i geçişim 44 gün sürdü. 44 gün tek başına. Mısır kıyılarında fırtınaya yakalandım. Fırtına bir hafta sürdü, bir hafta sonra insan gördüm. Evet, yalnızlık birçok insan için çok korkutucu ama benim için hiçbir etkisi yok. Yalnızlığı seviyorum ben, yalnızlığı da sessizliği de seviyorum. Uzun süre yalnız kalabilirim. Ayrıca çok sosyal bir tipim, gittiğim ülkelerde hemen arkadaş edinirim. Öyle bir rahatlığım da var. Bir de videolara sürekli yorum geliyordu, hep takipçilerle etkileşim halindeydik, dostlarımla da iletişim halindeydim. Aslında doğru dürüst yalnız kalamadım hayatım boyunca. Ama bu yolculukta her şey gibi yalnızlığın da keyfini çıkardım. Ayrıca bazen insan kalabalıkta daha yalnız kalabilir. Çünkü düşünsel, fikirsel yalnızlık en kötüsü.

KY: O zaman işin daha felsefik, varoluşsal bir yanı da var. Klişe tabirle, bir anlam arayışı. Zaten böyle bir motivasyon olmadan, bana bu iş yapılamaz gibi geliyor.

FA: Benim arayışım neydi biliyor musunuz? Ben, ülkenin son dönemlerinde yaşadığı buhranın benden çaldığı, içimde eksilttiği yaşama sevincini geri kazanmak istedim. Bir tükenmişlik halindeydim, kendime şunu sordum: “Fatih seni ne mutlu eder?” Bir yıl boyunca bunu sorup durdum kendime. Cevap şu çıktı: Bir tekne beni çok mutlu eder. Bu çocukluk hayalimdi. Bunu hatırlayınca, şirketi kapatmaya karar verdim. Elimde kalan parayla Blue Horizon’u aldım. O anda yaşama sevincim geri geldi. Yeniden hayaller kurmaya başladım. Sonra da yola çıktım.

KY: “Seni ne mutlu eder?” Demek ki, her şeyden önce insanın bu soruyu kendisine sorabilmesi lazım!

FA: Evet, soru bu. Bunu açık yüreklilikle kendine sorabilmek ve mümkün olduğunca içten bir cevap verebilmek lazım.

 

(Devam edecek…)

 

Söyleşi: Kayhan Yavuz, Setur Marinas Highlights Editörü