Yelkenin tarihi denizciliğin tarihi kadar eski. İlk deniz taşıtları yani ilk kayıklar çok geçmeden yelkenlerine kavuştular. Bizi eski çağlardan bugüne o yelkenler taşıdı.
Her şey denize düşen bir tahta parçasıyla başlamış olmalı. O tahta parçası büyüyerek ve şekillenerek salları oluşturdu. O sallar sürtünmeyi azaltacak şekilde ikiye katlandı, uçları sivrildi, hız kazansınlar diye yanlarına kürekler eklendi ve artık bir denizden diğerine ulaşmak mümkün hale gelmişti. Geriye son bir parça kalmıştı: Yelken. O da eklenince insanlık aynı anda rüzgârla, dalgayla ve akıntıyla baş etmeyi başardı ve denizden korkmayı bırakıp onunla uyumlanmaya başladı.

Denizcilik tarihi yaklaşık tarihi altmış bin yıl önceye uzanıyor. İlk denizcilik faaliyetlerinin Avustralya kıyılarında başladığı düşünülüyor. Yelkenlilerin icadı Doğu Akdeniz’de Tunç Çağı’na denk geliyor. Asıl motivasyon uzak yerlere ticari mallar taşımak olsa da yelkenin bulunuşu denizciliği kas gücüne dayalı bir faaliyet olmaktan çıkarıp akılla yapılan bir işe dönüştürüyor. Böylece hem ticari hem zihinsel bir sıçrama yaşıyor insanoğlu.
Yelken sadece kas gücüne olan ihtiyacı azaltmakla kalmıyor daha geniş gövdeli, başka bir deyişle daha çok taşıma kapasitesine sahip olan gemilerin yapılmasına vesile oluyor. Ancak rüzgâr her zaman arkadan esmediği için bu büyük yelkenlileri kontrol etmek kolay olmuyor. O zaman da “arma”yı keşfediyor insanoğlu. Yani en basit açıklamasıyla direk, seren, makara ve diğer parçalardan oluşan, yelkeni sabitleyerek kullanmayı sağlayan aksamı.

Ondan sonra insanlık bir süre yelkenin şekli üstüne kafa yorar. İlk yelkenler (biraz da düz mantıkla) kare formundadır. Zamanla kare yelken üçgen yelkene yani “latin yelken”e dönüştürülür. Sonra da “sakoleva” denen, bugün de kullandığımız çok parçalı üçgenlere. Bu yeni format sayesinde daha hızlı ve verimli yolculuklara yelken açılır. Buharlı makinelerin icadına kadar, yaklaşık iki bin yıl boyunca bu yelkenler ihtiyacı görür.
Elbette sadece yelkenler değil, gemilerin gövdeleri de evrimleşir. 15. ve 16. yüzyıllarda yani Keşifler Çağı’nda Kristof Kolomb’u ve Ferdinand Macellan’ı Yeni Dünya’ya taşıyan gemiler ahşap gövdelerinin güçlülüğü sayesinde aylar süren yolculuklara çıkabiliyorlardı. Caravel de denen görece küçük ama manevra kabiliyeti yüksek gemiler o dönemin bir teknoloji harikasıydı.

Yelkenli gemilerin altın çağı 17. ve 18. yüzyıllar oldu. İngiltere, Fransa ve İspanya ahşap savaş gemileri yapımında kıyasıya mücadeleye girdiler ve tarihin en güçlü yelkenlilerini o dönemlerde ürettiler. Bu gemiler üç, dört kata kadar yükseliyor, ahşap işçiliğinin en nadide örnekleri olarak sivriliyorlardı. Ta ki, 19. yüzyıla, buharlı makinenin icadına dek. Gemiler yavaş yavaş motorlu araçlara dönüşürken ticaret hızlandı, denizcilik gerçek anlamda bir devrim yaşadı. Yelkenli teknelerin üretimi ise bir süre için rafa kaldırıldı.
Ancak buharlı makinenin icadının yelkenlilerin sonu olacağını düşünenler feci şekilde yanıldılar. 19. yüzyıl sonlarında, özellikle varlıklı kesim arasında rekreasyonel teknecilik (amatör denizcilik) yeniden canlandı. 1851 yılında başlayan America’s Cup yelken yarışlarıyla yelkencilik yeniden parladı.

20. yüzyılın ortaları, maliyet etkinliği ve bakım kolaylığı nedeniyle fiberglas ve diğer malzemelerin popülerlik kazanmasıyla birlikte ahşap tekne üretiminde bir düşüşe sahne olsa da yelkenli tekneler hiç azalmadı. Son yıllarda küresel pandeminin de etkisiyle yelkencilik yeniden altın çağını yaşıyor.
Yelkenler kitaplar gibi her zaman insanın can dostu oldular. Çok daha yavaş yol alsalar da insanlar onları hiç bırakmadılar. Bugün doğayla, sessizlikle, özgürce seyahat etme ruhuyla bağımız sürüyorsa bunu biraz da yelkenlilere borçluyuz.

Fotoğraflar: Vikipedia, Josh Czachur