Tekne deyince elbette akla atak, göz alıcı, havalı yatlar gelir. Ancak bir de hayalleri süslemekten uzak, işinde gücünde tekneler var. Elbette her tekne gibi, onların da bir karakteri, bir hikâyesi var.
İstanbul Boğazı’nın, özellikle de Avrupa yakasında, Kireçburnu’nda, Arnavutköy’de, Bebek’te ve daha pek çok noktada sıra sıra, tip tip tekne sahili doldurur. İlk bakışta göz alıcı olmayan, pek kimsenin hayallerinde dolaşmayan bu teknelerin de elbette bir sahibi (bazen birden fazla sahibi) var. Çoğunlukla işinde, ekmeğinde olan bu tekneler kendi hikâyelerini yaşarlar. Onlara biraz daha yakından bakmaya ne dersiniz?

Tur yatları
Boğaz’da sık sık karşımıza çıkan, hemen hepsi beyaz, fiberglas motor yatlar. Hepsi, ilk bakışta birbirine benzer. Gövdeleri aynı tornadan çıkmış gibidir, kaptan köşkleri hep aynı biçimdedir. Bir köşelerinde “Kiralık Tekne / For Rent” yazısı asılı olur. Bu tekneler, bir zamanlar son model havalı yatlarken ve en güzel denizlerde boy atarken, zamanla elden ele geçip, gözden düşen tekneler. Ama henüz kenara çekilecek kadar da değil. Çünkü motorları, hâlâ pek çok kişinin kalbine heyecan salabilecek kadar sağlam. Kim bilir daha kimlere kiralanacaklar. Daha kaç aşk ilânına, kaç doğum günü pastasına, kaç şirket kutlamasına ev sahipliği yapacaklar. Ama ne olursa olsun, son güne kadar çalışmaya devam edecekler.

Tur tekneleri
Tur teknelerini tur yatlarından ayırmak gerek. Çünkü onlar ahşap yapılarıyla, ince tasarım detaylarıyla bugünden ziyade tarihe aitler. Geniş ve yayvan gövdeleriyle suya öyle bir kuruluyorlar ki, sanki uzaktan bir saltanat kayığıyla akrabalar. Bu teknelerle yapılan Boğaz turları sadece iki yakayı yakından görmeye yaramıyor, o eski İstanbul havasını da ucundan kıyısından da olsa hissettiriyor. Genellikle tur yatlarından daha büyük ve alımlı olduklarından misafirlerine daha fazla prestij duygusu veriyorlar. Sahanlıkları panoramik balkonları anımsatıyor, bir o yana bir bu yana gidip manzaranın her köşesine göz atabiliyorsunuz. Dilerseniz kıçtan pruvaya minik yürüyüşlere çıkabiliyor, kendi hülyalarınıza dalabiliyorsunuz.

Davet tekneleri
Ağır demir yapılarıyla bir tekneden çok gemiye benzerler. İsimleriyle başka ülkelerden, masallara ya da filmlere konu olan gecelerden haber getirirler: Semiramis, Vivaldi, Monte Karlo. Cüsselerinden olsa gerek, denize çıkmaya pek hevesli görünmezler, öyle küçük davetler için yerinden kıpırdamazlar. Önemli bir haber bekliyormuş gibi günlerce, sabırla kıyıya yaslanır dururlar. Alt katlarında bir düğün kafilesini rahat ettirecek kadar geniş yemek salonları, göz alan beyaz masa örtüleri ve onların üstünde parlayan çatal bıçak takımları sahilden geçenlerin bile gözünü alır. Diğer teknelerin tersine hep ışıl ışıl geçerler Boğaz’dan, gece karanlığında hemen fark edilirler. Bazen öyle kalabalık davetlere, düğünlere ev sahipliği yaparlar ki, bütün İstanbul’u eğlenceye ortak ederler.

Yolcu motorları
Boğaz teknelerinin en çalışkanı yolcu motorlarıdır. Kalıba dökülmüş gibi, tornadan çıkmış gibi, aynı ailenin sayısız ikizi gibi birbirine benzerler. Renkleri de öyledir, genellikle mavinin ya da lacivertin bir tonuna boyanırlar. Bağlı oldukları hatlar belli, çalışma saatleri kesindir. Dikkatle bakınca, aynı hızda, hep aynı rotada olmanın getirdiği bir sakinlik, özgüven sezilir. Boğaz’ın sularını en çok onlar içtikleri, dalgasını, havasını en iyi onlar bildikleri için dev transatlantiklerin yanından geçerken bile ağır abi havasını elden bırakmazlar. İnsan taşırlar, umut taşırlar, telaş taşırlar. Rota ne olursa olsun, üst kata kurulan yolculara tadımlık bir İstanbul keyfi yaşatırlar.

Balıkçı tekneleri
Şehir hatları vapurlarından sonra Boğaz sularının vazgeçilmezleri, zamanın uykusuz sembolleri balıkçı tekneleridir. İşleri belli, dertler belli, yerleri yurtları belli, gideri geliri bellidir. Hemen hepsi sahibinin vücudunun bir uzantısı gibidir, belki de bu yüzden çoğu bir kaptanın adını taşırlar. İlginçtir ama pek birbirine benzemezler. Kimi ahşaptır, kimi fiber. Kimi küreklidir kimi pancar motorlu. İlk yapıldığı günkü yalınlığını koruyanlar da çıkar aralarından, Topkapı Sarayı gibi kat kat çoğalmış olanları da. Şans, kader, kısmetle fazla haşır olduklarından mıdır nedir, mahzun bir havaları vardır. Bu havayı dağıtacak tek şey iyi bir av ya da tatlı bir türküdür.

Ufak sandallar
Sahibini hiçbir zaman göremediğiniz, hatta kıyıdan ayrıldığına bile tanık olamayacağınız ama hep olan, hep de orada duran sandallar bir deniz aracından ziyade bir yetişkin oyuncağını andırırlar. Sanki öyle yapılmamışlar, büyümüşler de sonradan küçülmüşler gibi orantılı bir gövdeye sahip olurlar. Renkleri, menşeleri, isimleri hiç birbirine benzemez, yolculukları şuradan öteye gitmez. Karadaki dostları bisikletler gibi, mütevazi ama sempatik halleriyle insanı çağırılar. Ama bağlama parasına değecek kadar zengin işi olmadıklarından genellikle bir dubaya bağlı olarak, kıyıdan biraz açıkta, ulaşılmaz bir noktada dururlar. Sandallar, tam ne işe yarar? Bunun cevabını kimse bilmez. Olsa olsa, uyak niyetine, onları şiirlerine katan şairler!

Fotoğraflar: Kayhan Yavuz