Bazı insanlar vardır, ismini duyunca gülümsersiniz. Hiç şüphesiz, Gani Müjde onlardan biri. Yazar, karikatürist, senarist, film yönetmeni ve tv programcısı olarak hayatını insanları gülümsetmeye adamış biri. Her meselede gülünecek bir yan buluyor. En çok da kendi kendine gülüyor. Aynı zamanda bir denizci olduğunu düşünürsek, denizde başına gelen işlerden neler neler çıkardığını tahmin edebiliriz. Ya da tahmin etmek yerine ona kulak verebilriz.
Kayhan Yavuz: Bazı insanlar vardır, böyle adını duyduğunuz zaman gülümsersiniz. Hiç tanımasanız da hakkında pek fazla şey bilmeseniz de sırf adını duymak gülümsemeye yeter. Bence siz o insanlardan birisiniz. Sizce bu nasıl mümkün oluyor?
Gani Müjde: Benim bir lafım var: “Gülmesini bilmeyen dükkân açmasın!” diye. Bu mottoyu her gün kullanırım. Her şey orada başlıyor. Karanlık bir sokakta karşınızdan biri gelir, tedirgin olursunuz; o gülümserse siz de gülümsersiniz, birden o tedirginlik kaybolur. İki insan arasındaki güveni tesis eden şey gülmektir. Sanırım insanlar benim onlara gülümsemeye hazır olduğumu hissediyorlar.

KY: Her zaman hazır mısınız gülümsemeye?
GM: Çoğunlukla! Biraz düşünceliyimdir aslında, evhamlıyımdır da. Ama ortamımı bulursam çok eğlenceliyimdir. Benim adrenalinim eğlenmek. Çalışırken mesela, bir yerden sonra bizim şirket toplantılarımız, senaryo toplantılarımız dayanılmaz bir kahkaha tufanına döner.
Şahsen gülümsemenin hem toplum hayatında hem insan hayatında çok önemli bir rolü olduğuna inanıyorum. Hatta çok çağrı yaptım siyaset erbabına: Toplumun gülmesine imkân sağlayacak kanalları açın! Televizyonlarda çok dram dizisi var; bu, toplumu daha da karamsar, daha da umutsuz hâle getiriyor. Halbuki daha fazla komedi dizisi izleseler, yatağa daha eğlenceli girseler, elektrik zammı da, su faturası da, telefon faturası da bu kadar acı vermez.
KY: Her şeye gülümseyebilir mi insan?
GM: Evet, neredeyse her şeye gülebiliriz. Hatta durum kötüleştikçe komikleşir. Ben en kötü durumlarda bile esprili bir yan bulurum. Derler ya hani, “Ya burada da espri yapılır mı kardeşim?” Bizim eski Gırgır ekibiyle, karkatürcülerle bir WhatsApp grubumuz var. O kadar çok şeyle dalga geçiyoruz ki... En başta da kendimizle! Yani birisi ölse, en az iki gün esprisini yapacağız arkasından. Neden? Gülmek iyileştirir çünkü! İnsanın ruh sağlığını, psikolojisini çok düzelten bir olgu bu. O yüzden de herkese tavsiye ediyorum: Dram dizisi seyretmeyin, gülmece seyredin, komedi seyredin.
KY: En son neye güldünüz?
GM: Bu sabah küçücük bir şey gönderdiler, öldüm gülmekten! Bir İngiliz komedisi, şahane bir şey… Adam karısıyla banka kuyruğunda kavga ediyor. Karısı onu suçluyor, diyor ki: “Allah senin belanı versin, para da kanamadın, ezik adamsın sen, küçük adamsın. Nereden seninle evlendim, evlenmez olaydım!” İkisi de yaşlı başlı tipler. Derken içeriye soyguncular giriyor. Bir tanesi “Bu bir soygundur!” deyip yaşlı kadını rehin alıyor. “Eğer hareket ederseniz bunu vururum!” diye bağırıyor. O anda kadının kocasını görüyoruz, başlıyor oynamaya... Bir saat güldüm buna.
Geçenlerde Bodrum'da, marinaya gidicem, arabam da müsait değildi, minibüse bineyim dedim. Bindim minibüse, bir kalabalık, bir kalabalık. Bitez kavşağında inicem, şoföre seslendim. Adam şöyle hafif döndü arkaya doğru, beni tanıdı. Ne dese beğenirsiniz? “Gani Bey, şeref verdiniz minibüsümüze!” Ben tabii gülmeye başladım. "Aman estağfurullah," dedim. Fakat o kadar hoşuma gitti ki!
KY: Para aldı mı?”
GM: Ben kartı basmıştım zaten binerken. Ama herhalde almazdı.
KY: Siz sinema okudunuz ama sinemaya biraz geç başladınız. Önce mizahla uğraştınız, karikatüristlik, televizyonculuk... Yani çok şapkanız var. Ama bir de kaptan şapkanız var. Onu nasıl taktınız?
GM: Şapkadan öncesi de var. Ben Fener-Balat’ta büyüdüm. Denizle iç içe büyüdüm yani. Orada acı tatlı pek çok deniz hikâyesine tanık oldum. Mesela, Fener’de bir park vardı, o parka gittiğimizde İpar gemilerini görürdük. Böyle kocaman gemiler, armatör Ali İpar'ın gemileri. 1960 darbesinden sonra Haliç'e bağlamışlardı o gemileri. Gençler suya atlar o gemilere yüzerdi. Ben tabii daha küçüğüm. Karakoldan bekçiler gelir, elbiseleri toplar giderlerdi. Gençler elbiselerini bulamazdı bıraktıkları yerde. Sonra karakola gittiğinde küçük bir ikram yapıyorlardı onlara muhtemelen, öyle geri veriyorlardı. Bir daha İpar gemilerine gitmesinler diye.
Küçükken duyduğum öykülerin çoğu deniz kazalarına aitti. Yani işte yok şunun babası denizde kaybolmuş, yok şunun babası gemiciymiş, gitmiş, bir daha geri dönmemiş. Hasköy’den Eyüp’e geçerken kayıktan düşmüş, ölmüş filan. Ama bir yandan da denize yakın olmak, kayıkları görmek, sürekli Halis vapuruyla Fener’den binip oraya buraya gitmek… Bunlar denizle yakınlık kurmama sebep oldu.
Gençken Yenikapı'dan sandal kiralar, sık sık denize açılırdım. Yanımda not kağıtlarım olurdu. O sessizlikte, denizin ortasında karikatür konuları bulurdum. O anlar bana terapi gibi gelirdi. Tekne sahibi olmak çok sonraları çıktı.
KY: O nasıl oldu?
GM: 28-29 yaşlarındaydım. Cem Özel’in sahne şovlarını yazarken, bir gün bana “Bir tersane kuruyorum, kendime bir gemi yapıyorum,” dedi. “Sen de," dedi, "yapsana bir şeyler.” “Ne yapayım?” dedim. “Git bir tekne al, falan,” dedi. O aklıma soktu. Derken Caddebostan’da, karada, 5 buçuk metrelik bir bot buldum: Starbot. Böyle yarım bir kamerası var, kıçında motoru da var. Beğendim, aldım. Sonra onu denize indirdim. Fakat denize iner inmez battı çünkü altı delikmiş.
KY: Karada tekne alınmaz derler.
GM: İşte onu da öyle öğrendik. Neyse, çıkardık tekneyi, karaya aldık ama bana bir soğukluk geldi. Tekneyi bir arkadaşıma sattım. O da kullanamadı, evinin önünde çürüdü gitti. Aradan birkaç sene geçti. Yine bitim kanlandı. Şimdi adını hatırlamam, Bavarya diyeceğim ama markasını unuttum. Küçük motor, Amerikan malı, onlardan bir tane aldım. O batmadı!

KY: Denizciliği nasıl öğrendiniz?
GM: Tekne o zaman Fenerbahçe marinada duruyor. Denize çıkmam lazım. Dediler ki: “Çık oğlum, kolay. Bu taksi gibi işler bu. Park ediyorsun, duruyorsun." Bindim tek başıma, Kız Kulesi'nin oraya gittim. Baktım, herkes denize giriyor, sahilde denize atlayanlar falan var. Dedim ki, “Ben de şurada durayım, denize gireyim.” Derinlik göstergesine baktım: 17 metre. 18 metre demir attım. Fakat tekne yerinde durmuyor, sürükleniyor. "Ben neyi yanlış yapıyorum acaba?" dedim, telefon ettim sağa sola. Meğer üç katı atmak lazımmış. Birkaç kez gezdim o tekneyle. Hatta Bodrum’a götürdüm. Bir gün dedim ki: “Hep Bodrum’da kalmayalım, Datça’ya geçelim." Fakat Ege'nin meltemini bilmiyorum. Geçtik karşıya. 45 derece dalgalara çarpa çarpa gidiyorum. En kötüsü, kıyıya kadar ulaşırsam tekneden atlarım. O şekilde düşünüyorum. Yani aslında benimkisi tam cahil cesareti.
KY: Yelkenli düşünmediniz mi?
GM: Sonra “Ben yelkenli alayım, tam bana göre. Cimri işi, bedava gider,” dedim. Sordum, soruşturdum. Dediler ki: “Bavarya modeli var, işte yeni geldi. Ama bunu senin gidip Slovenya’da teslim alman lazım.” Param da var, verdim teknenin parasını aldım. Peki, Slovenya’dan bu tekneyi ben nasıl getireceğim? Edip diye, hala çok sevdiğim bir arkadaşım var, Edip Ürer. Onunla havalimanında buluştuk, Slovenya’ya gideceğiz ve tekneyi getireceğiz.
Edip dedi ki, “Abi, rüzgâr yönlerini biliyor musun?” “Yok,” dedim. Yolda rüzgâr yönlerini, yelkenin çalışma prensiplerini filan çalışmaya başladık Slovenya’ya vardığımda bir takım şeyleri teorik olarak biliyordum artık. Sonra Edip’le yola çıktık. Elimizde bir tek GPS var. Derinlik gösteriyor, başka bir şey yok. Navigasyon bilgim çok iyidir, yönümü kolay bulurum, harita okurum. Fakat bizde deniz haritası da yok. Adriyatik’i geçeceğiz, Adriyatik haritamız yok. Baktım, karayolları haritamız var. Bir tane karayolları haritasından, o haritadaki enlem-boylamlardan yola çıkarak küçük bir Adriyatik haritası yaptım. Haritaya paraleller çizdim, meridyenler çizdim. İşte o karayolları haritasından bozma deniz haritasıyla Adriyatik’i geçtik. 15 günde buraya geldik. Yolculuğun ortasında artık tekneyi ben kullanıyordum.
KY: Mide bulantısı, şu bu… Hiç "Lanet olsun," demediniz mi?
GM: Hiçbir şey olmadı. Bir kere uykum geldi. Atina’dan Mikonos’a geçerken, “Yarım saat uyuyayım,” ben dedim. Uyudum, uyandım, her şey normaldi. Hiçbir zaman deniz tutmadı beni.
Ondan sonra Jeanneau’nun bir teknesini aldım. Sonra çocuklarım düz ayak bir şey istediler, o zaman katamarana geçtim. Onda tabii, geniş salon, odalar, tuvaletler falan, çok memnun kaldılar. Şimdi satmak istiyorum katamaranı; daha küçük, günlük bir tekneye dönmek istiyorum. Ben 45 metrekare evde büyüdüm, 82 metrekare bana tuhaf geliyor. Ama çocukları ve eşimi kıramıyorum.
KY: Biraz maceralı olmuş ama sonunda gerçek bir tekneci olmuşsunuz.
GM: Tekneci oldum tabii. 30 yıldır denizde dolaşıyorum. Ben Nisan ayında geliyorum Bodrum’a, Kasım’a kadar burdayım. Şu anda da Bodrum’dayım.
KY: Eskisi kadar yabancı tekne göremiyoruz sanki, değil mi?
GM: Bu çok üzüldüğüm bir konu. Eskiden Türkiye’de koylardaki 10 teknenin beşi yabancı teknelerdi. Yani İngiliz, İtalyan, Alman, Fransız tekneleri. Hiç görmüyorum artık! Bunun ekonomiye de katkısı vardı. Alışverişlerini buradan yaparlardı. Bunların çekilmesinde bu mavi kartın da etkisi olduğunu düşünüyorum. Bu mesele hepimizi yoruyor. Ben yarım mil ötemdeki koya gidebilmek için tam 6-7 mil yol yapıp Bodrum marinaya gidiyorum, sonra bütün yolu geri dönüyorum. Çünkü atığı vermek zorundayım. Bu bir yabancı için anlaşılmaz bir şey. “Ben niye Bristol’den çıkıp Liverpool’a atık vermek için gidip sonra geri dönüyorum?” Anlatamazsınız. Şimdi bunu çözmek gerekiyor. Atık için farklı noktalar olmalı. Bütün limanlar, balıkçı barınakları bunu yapabilmeli. Bu tür meseleler denize ve tekneye olan ilgiyi öldürüyor. Buna çok üzülüyorum.
Bir de fiyatlar çok arttı tabii. Biz şimdi burada bir barınaktayız, palamar hizmeti falan yok burada. Zaten katamaranı da öyle ha deyince çıkaramıyorsunuz. Çıktım mı, bi' 10 gün, bir hafta denizde kalmam gerekiyor ki çıktığıma değsin. Bu nedenle tabi ki marina hayatını özlüyorum. Bir gün eğer marinalar normal fiyatlarına dönerse, vallahi billahi marinalara döneceğim. Bunu söylerken de marinaların işinin ne kadar zor olduğunu, baskılar, yönetmelikler şunlar bunlar, bunlarında farkındayım. Çünkü çok sevdiğim marinacı arkadaşlarım var, bana durumu anlatıyorlar. Fakat bu gidişle, bu genel pahalılıkla insanlar teknelerini satacaklar. Gerçek denizciler zaten satmaya başladı teknelerini. Bundan endişe ediyorum. Yeni bir deniz politikası lazım. Tekneciliği özendirmek gerek.
KY: Eskiden, İstanbul bu kadar genişlememişken hemen herkesin denizle, tekneyle az çok ilişkisi vardı. Çünkü kıyı şeridine hepimizin teması vardı. Hepimiz az biraz denizciydik. En kötü bir kere balığa çıkardınız, sandala binerdiniz. Şimdi durum tersine döndü. Denizi hiç görmeyen insanlar var.
GM: Doğru ama pek çok yerde denizcilik kültürü yaşıyor. Bodrum’da bu kültür yaşıyor, Ege’de de aslında genel olarak denizcilik devam ediyor. Ayvalık’tan Çanakkale’ye kadar, neredeyse Mersin’e kadar. Adana’yı çok bilmiyorum ama Mersin’e kadar denizcilik kültürü devam ediyor. Karadenizd denizcilik, balıkçılık var. Orada deniz turizmi eksik.
Buralarda hafta sonları koylar cıvıl cıvıl. Küçük sandallar, küçük tekneler, aileler hep beraber çıkıyorlar, oradan denize atlıyorlar, eğleniyorlar. Onların o koylardaki varlığı beni çok mutlu ediyor. Hiçbiri zengin değil, küçük tekneler; bazıları el yapımı, ahşap… Onlar da çıkıyorlar.
KY: Peki deniz kültürü nasıl gelişir, nasıl canlanır?
GM: Bizim ülkemizde denizden hep korkulmuş. Üst tarafta Rusya, Demirperde Ülkeleri, Bulgaristan; karşı tarafta Yunanistan, alt tarafta Kıbrıs meselesi filân... Devlet, “Denizden bela geliyor, bunlar denize çok çıkmasınlar,” demiş. Zamanında, denizciler için Çanakkale’den çıkmak bile sorunmuş. “Hop bir dakika, sen nereye gidiyorsun abi, gel buraya,” derlermiş. Bu bakış açısından denizcilik kültürüne geçmek kolay olmadı. Şimdi bugün sorunlar ortada. Ecri misiller, bağlama fiyatları, çevre konusundaki hassasiyetler derken insanların denize çıkması zorlaştı. Bunları çözersek denizcilik gelişecek.
KY: Bir de çevre meseleleri var. Bu konuya bakışınız nasıl?
GM: Bir kere şunda anlaşmamız lazım: Denizci adam denizi kirletmez. Bazı şehir efsaneleri var; motor yatlar geliyor, sintine bırakıyorlar falan. Ben buna inanmıyorum. Bir motor yatın patronu bunu görse, o kaptanı bir dakika teknesinde tutmaz. Çünkü biraz sonra o denize girecek.
Gerçek şu ki, denizin kirliliği çok büyük ölçüde karadan geliyor. Ve bunun da bir gelir kapısı haline getirildiğini fark ediyorum. İşte mavi kart meselesi bu. “Yakalarsam 30 bin lira, 40 bin lira, 300 bin lira ceza alırım." Yahu adamın teknesi o kadar etmez. Bu yüzden arkadaşlarımda şöyle bir eğilim var: tuvaletsiz tekne alıyorlar. “Tuvaletim yok, atık tankım da yok, uğraşmayayım” diye.
Bazı hassasiyetler de biraz yersiz aslında. Mesela deniz çayırlarını koruma konusu. Denizci oraya çıpa atmaz ki, tutmaz çünkü o çıpa. Denizci bunu bilir zaten. Orada deniz çayırlarını koruyacağız diye neredeyse demirlemeyi yasaklayacak bir duruma gelinmesi anlamlı değil.
KY: Aklınıza nasıl çözümler geliyor?
GM: En iyisi bir ayrım yapmak. Zira iki tür deniz meraklısı var. Bir tür, bunu biraz prestij ve şov olarak yapıyor; parası var, tekne değiştiriyor falan… Bu bir tipleme. Bir başka tipleme de babadan, dededen denizi bilen, balığa çıkan, çoluk çocukla mütevazi, kendi eğlencesinde olan insanlar. Bu farklı bir tip. Bu insanlar kendi kıyılarında, büyüdükleri yerde denize giriyorlar, misafir değiller. Deniz kurallarını bu ayrımı yaparak koymak gerekiyor.
Meseleleri çözmek zor değil ama bunun için devlet seviyesinde bir irade koymak gerekiyor. Devletin şunu demesi lazım: “Belli bir metreye kadar daha toleranslı olmalıyım. Bu adamın asıl motivasyonu ne?” Ona bakması, kuralları, fiyatları ona göre yönlendirmesi lazım.
Çevre konusunda da daha iyi organize olmalıyız tabii. Mesela bütün kıyı belediyelerinin düzgün arıtma sistemleri olmalı. Bu eksiği bir an önce gidermek lazım.

KY: Peki biraz da yemek konuşalım, içimiz açılsın. Teknede ne yiyor, ne içiyorsunuz?
GM: Ben genellikle ev yemeği seviyorum. Benim deniz suyuna makarnam çok popülerdir. Bu, bana özgü bir tarif. Deniz suyu kullanıyorum makarnada. Tuzu makarnaya geçiyor ve çok farklı bir lezzeti oluyor. Ama temiz bir su bulmanız lazım. Makarna dışında teknede daha çok mangal yapıyoruz. Yeni nesil mangallar çıktı; içeride kömür yanıyor ama dışarıya alev vermiyor. Bu mangallar çok rahat, et seven bir aile olduğumuz için bizim hayatımızı kurtarıyor.
KY: Sizde balıkçılık da var mı?
GM: O yok! Onu çok istedim ama pek beceremedim. Sabır işi; öyle sabırlı değilim. Bir de cilt kanseri var bizim ailede; güneşte uzun süre kalmamam gerekiyor. Ben teknede bile tişörtle, şapkayla geziyorum. Bu yüzden balık tutmak, güneşin altında sürekli beklemek gibi işleri eş dost yapıyor.
Bir keresinde Marsilya’dan tekne getiriyorduk. Ekip vardı, Turan yardımcımdı. O olta attı ama hiçbir şey gelmedi. Marsilya’yı bitirdik, İtalya’yı geçtik, hâlâ bir şey yok. Birden "tırrrrakkk" diye bir ses geldi. 10–15 kiloluk bir orkinos takıldı oltaya. Çekiyoruz ama kancamız da yok. Turan denize dalıp resmen hayvanı kucakladı. Sonra Zafer geldi, restorancıydı, balığı temizledi. O kadar çok oldu ki kahvaltıda bile yedik. Sonunda balığın yarısını diğer balıklar da yesin diye denize geri attık. Anlayacağınız, balık tutmak o kadar kolay iş değil.
KY: Denizcilikle ilgili Denizde Hayat adlı bir televizyon programı yapmıştınız. 2008'de, NYTV'de. Salı akşamları saat 10'da yayınlanırdı. O programdan sizde neler kaldı?
GM: O program hâlâ anlatılır. Hatta YouTube'da var, hâlâ izleniyor. O program bence Türkiye’de denizcilik sektörüne büyük katkı sağladı. Öncesinde deniz konusunda popüler bir televizyon programı yoktu. Programdan sonra tekne satışları fırladı.
Biz tekneyle gezip misafirlerle sohbet ediyorduk, yemek yapıyorduk. Çekim sırasında çok eğlenceli anlar oldu. Bir keresinde Hamdi Akın ve Leyla Umar'la gezerken bir anda denizin ortasında Cem Yılmaz belirdi. Tekneye gelince, “yaa ben bir işe yarayayım,” dedi; aldı boom mikrofonu eline tutmaya başladı. Millet de bakıyor, koskoca Cem Yılmaz elinde mikrofon çekimde çalışıyor. Çok eğlenmiştik o gün.
KY: Şu anda niyetiniz yok mu tekrar öyle bir şey yapmaya?
GM: Şu an öyle bir niyetim yok. İki sebepten dolayı yok: Birincisi, NTV’nin verdiği etkiyi yakalamak zor. İkincisi, ünlü konukları ağırlamanın maliyeti artık çok yüksek. O zaman böyle maliyetler yoktu. Doğuş Grubu programa sponsordu, Swiss Otel’de kalıyorduk, marinalar da destek oluyordu. Konuk çağırdığınızda, kaç kişi olursa olsun, menajerleri, makyajcıları, yardımcıları dahil herkes güzelce ağırlanıyordu. Şimdi bunu yapmak mümkün görünmüyor. Ben karikatür çizdim, Naviga ve Yelken Dünyası dergilerine çizimler yaptım. Arada yapmaya devam ediyorum ama disiplinli olamıyorum. Yelken Dünyası kapandığında çok üzüldüm, çünkü orada tüm arşivim vardı. Dergileri yaşatmak istiyorum, denizciliğe katkı yapmaya devam etmek istiyorum ama televizyon programı şimdi çok zor görünüyor.
KY: Herkes merak ediyordur... Mizah insanı olduğunuz için, bunca sene kim bilir denizde ne komik olaylar gelmiştir başınıza...
GM: Şimdi aklıma gelen bir anı... Bir gün Marsilya’dan geliyoruz, iki ada arasında rotamızı belirledik. Cannes'daki, Nice'teki bütün tekneler orda. Acayip kalabalık, üstsüz kadınlar etrafta güneşleniyor. Tekne katamaran değildi; demir atmaya çalıştık ama kayalar ve sığlıklar vardı. Olmadı. Bir baktık teknenin ucunda bir kablo var. Meğerse kentin elektrik kablosuymuş. 10 bin volt gücünde! Turan, elektrikçi tecrübesiyle suya atladı, kabloyu tekneye bağlayıp demiri kurtardık. Az kalsın Cannes'ın elektriğini kesiyorduk! Bu tür fıkra gibi maceralar çok oldu. Zaten nerde bir bela varsa, oradan komedi çıkar.

KY: Bu vesileyle Sadun Boro'yu da analım. Onunla da komik bir anınız var galiba, değil mi?
GM: Yıllar önce, daha Okluk Koyu'ndaki yazlık saray yapılmamışken, oralarda geziniyoruz. Mustafa’nın yerine bağlandık. Çoluk çocuk kalabalığız, arkadaşlarımız da var. Birden Sadun abi geldi. Onla da bir NTV programı yapmıştık. Sarıldık, muhabbet ettik, onu akşam yemeğine davet ettik. “Tamam, gelirim,” dedi. “Bari ben size ahtapotlu pilav yapayım” dedi. Biz tabii, coştuk buna. Akşam oldu, geldi; muhabbet, sohbet, ahtapotumuzu yedik. Nefis bir şeydi. Sadun abi hikayeler anlattı, “Lunaaa!” diye Ay’a sesleniyor, çiçekleri gösteriyor… Harika bir akşam.
Aradan aylar geçti. Çetin Kent, bizim hem yazar hem denizci arkadaşımız, o geceyi ona da anlattım. Çetin şaşkın: “Yediniz mi o pilavı?” diye sordu. “Evet” dedik. "Ne oldu ki?" Meğer, Sadun abinin teknesinde tuvalet yokmuş. Çetin, “Bir kovası vardır, her şeyini kovaya yapar, ahtapotu da onda temizler,” dedi. N'apalım, yedik bir kere!
KY: Sadun Boro'nun elinden ne olsa yenirdi herhalde.
GM: Çok özel bir insandı. NTV'deki programa çağırdığım zaman da "Gelirim ama mazotumu isterim," dedi. “Ne kadar mazot?” diye sorduk, “35'lik yeter” dedi.
KY: Şimdilerde peki neler var elinizde?
GM: Aslında hiçbir şey yapmıyormuş gibi görünerek çok şey yapıyorum. Şu an bir kitap ve bir oyun yazıyorum. Son yazdığım oyun sahneleniyor: Aynı Çatı Altında isimli bir oyun. Hüseyin ve Cevahir, iki çok sevdiğim dostum oynuyor. Bunlar ikiz. Aslında reklamcılar. Sahnede bir şeyler yapmak istiyorlardı. Sonunda ben onlar için bunu yazdım. Konusu şöyle: İntihar eden bir kızın başında bir melek ve bir şeytan beliriyor; biri atla diyor, diğeri yapma diyor… Eğlenceli bir mücadele şeklinde geçiyor. Gidenler epey beğeniyor.
Bir de kitap yazdım: Immortal adında. Kendini ölümsüz sanan bir adamın hikayesi. O da mizah. Baya güzel tespitler var içinde: hayat, yaşam, ölüm, ölümsüzlükle ilgili. Yakında Alfa Yayınları’ndan çıkacak. Onun dışında bir çizgi film yazıyorum, sarı ördeklerle ilgili, plastik banyo ördekleriyle. O da denizle bağlantılı. Bir tane filmim de ekilmek üzere: Başsızbozuklar diye.
KY: Ben bütün söyleşilerimi aynı soruyla bitiriyorum. Size de onu soracağım: “Benim yerimde olsaydınız size ne sorardınız?”
GM: Bu güzel bir soru aslında. "Umutlu musunuz?" diye sorardım.
KY: O zaman soruyorum: Umutlu musunuz?
GM: Cevabım şu: Umutsuz olamayacak kadar kalabalığız. Gencimiz, entelektüelimiz, okumuşumuz, Türkiye’de demokrasi isteyenler, Türkiye’nin daha iyi bir ülke olmasını isteyenler... gerçekten çok kalabalığız. İyi denizciler, çok kalabalığız. İyi insanlar, çok kalabalığız. Osmanlının son dönemlerinde başlayan ve Cumhuriyet’le birlikte taçlanan öyle güzel bir temel atılmış ki, ne olsa o çimento bozulmuyor. Yani bir Mimar Sinan eseri gibiyiz, Süleymaniye gibiyiz, yıkılmayız. Belki de o yüzden, doğasıyla, deniziyle, insanıyla muhteşem bir ülkede yaşıyoruz. O yüzden ben umutluyum. Siz de umutlu olun!
Söyleşi: Kayhan Yavuz, Setur Marinas Highlights Editörü